"KAMYONLAR KAVUN TAŞIR VE BEN…"

Bütün bir Divan, Tanzimat ve Serveti Fünun şiirinde (Fikret'inkiler, Hâşim ve Yahya Kemal'inkiler de içinde olmak üzere) ülkemizin bir ırmağından, bir dağından, bir toprak parçasından, İstanbul dışındaki bir insanından söz eden tek bir şiir değil tek bir dize bulabilmek güçtür… Genellikle büyük kentlerde (ve asıl olarak İstanbul'da) yaşayan kentli şairler, şiirlerinde doğallıkla, yaşadıkları bu yerleri yansıtmışlar; Anadolu coğrafyasının ve insanının kent şiirine girebilmesi için 1920'lere, hececi şairlere kadar beklemek gerekmiştir. Orhan Seyfi Orhon'un (romantik ve yüzeysel) "Anadolu Toprağı" bu tür şiirlere bir giriş gibidir. Faruk Nafiz Çamlıbel, "Çoban Çeşmesi", "Han Duvarları", "Talas Bağlarında Batı" gibi şiirlerle, İstanbul dışındaki bir dünyaya, Anadolu coğrafyasına ve insanına açılır… Fakat bence, "Bataklık Güneşleri", "Çoruh Akşamları" vb. birkaç şiiriyle de olsa, gerçekçi renkleri ve görüntüleriyle Anadolu coğrafyası ve insanının kent şiirindeki en önemli ilk temsilcisi, adı ve değeri bugün ne yazık ki çok az bilinen Ömer Bedrettin Uşaklı'dır…

Nâzım Hikmet Bolu üzerinden Ankara'ya giderken ilk kez gördüğü Anadolu'ya ilişkin gözlemleriyle 1922'de "Yalnayak" gibi bir şiir yazabilmiş; sonraki yılların ürünü şiirlerindeki, tümü cezaevlerinde yazılan "İnsan Manzaraları"'ndaki Anadolu, bir yerden bir yere tutuklu olarak götürülürken tren pencerelerinden ya da demir parmaklıklar arkasından görülen, cezaevlerindeki halk insanlarından işitilen; kitaplardan, türkülerden öğrenilen bir Anadolu'nun (eşsiz bir başarıyla) şiirleştirilmesi olmuştur… Bir değerlendirme değil fakat bir karşılaştırma yapmak için söyleyecek olursak, renkleri ve coğrafyasıyla daha somut, daha kişisel gözlenip yaşanabilmiş bir "taşra" ya da köy gerçekliği ise, Dağlarca, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Necati Cumalı, Niyazi Akıncıoğlu, Cahit Külebi, Ceyhun Atuf Kansu, Talip Apaydın, Mehmet Başaran vb. "halkçı", "toplumcu", "memleketçi" şairlerin (toplumsal ya da kişisel temalı) ürünlerinde yansımıştır… Bu şairler içinde Külebi'nin özgünlüğü; ince, neredeyse kırılgan lirizmindedir…

Onu ilk kez, öğrencisi olduğum küçük Orta Anadolu kentinin lisesine öğretim müfettişi olarak geldiği 1950'lerde görmüştüm. "Adamın Biri", "Rüzgâr", "Yeşeren Otlar" adlı kitaplarındaki şiirlerini ise daha öncelerden okumuştum. Birçok kez okunmaktan bütünüyle ya da bazı dizeleriyle bugün de ezberimde olan bu şiirler arasında, kamyonların kavun taşıdığı "İstanbul" adlı şiirinin ayrı bir yeri vardır… "Kamyonlar kavun taşır ve ben/ Boyuna onu düşünürdüm/ Kamyonlar kavun taşır ve ben/ Boyuna onu düşünürdüm/ Niksar'da evimizdeyken/ Küçük bir serçe kadar hürdüm." Şimdi, tümü on sekiz dizelik bu şiirdeki yoğun, büyüleyici şiir tadının nedenlerini düşündüğümde; ince, kırılgan, fısıltıyla söylenmişçesine ipeksi lirizmi oluşturan nice anlam ve biçim öğesi arasında, ilk iki dizedeki "n" tekrarlarının; "kamyon", "kavun", "boyuna" sözcüklerindeki ses benzerliğinin de yadsınamaz bir yeri olduğu sonucuna varıyorum…

Külebi'yi ve şiirini sonraki yıllarda daha yakından tanıdım. "Tokat'a doğru" gibi bir şiirin tadını, 70'li yıllardaki arayışlarım sırasında daha derinliğine duyumsadım: "Çamlıbel'den Tokat'a doğru/ Tozlu yolların aktığı ırmak!/ Ben seni çoktan unuttum./ Sen de unuttun mu, dön geri bak/ Atların kuyruğu düğümlü/ Bir yandan yağmur yağar, ıslak!/ Bir yandan hamutlar şak şak eder/ Bir yandan tekerler döner, dön geri bak."

Dönüp geriye baktığımda; kişiliğimi, duyarlığımı, insana, şiire, anadilime ve ülkeme sevgimi oluşturan şairler arasında, bütün gerçek şairler gibi, Külebi'nin özgün, unutulamaz yerini görüyorum…

"Cumhuriyet" 28 Haziran 1997