SANAT VE POLİTİKA: İKİ AYRI DİL*

Sanat ve politika arasında bir tercih sorunu, özellikle üniversite öğrenciliğim sırasında, beni en çok uğraştıran ikilem olmuştur. Doğrusunu söylemek gerekirse, daha o dönemde, sanat yapıtının (yazdığım şiirin) toplumsal sorunları yansıtmada bir araç olmadığını çok iyi biliyordum… Bu anlamda bir sıkıntım yoktu. İçimden geleni yazıyordum. İçimden gelen ise, kimi kez toplumsal bir sorunla, kimi kez kişisel yaşamımın en derin, kendimin bile tam olarak bilincinde olamayacağım yanlarıyla ilgili idi… Beni o yıllarda asıl tedirgin eden, acaba sanatçı olmaktan vazgeçip (militanı olduğumuz Türkiye İşçi Partisi saflarında) kendimi tümüyle toplumsal mücadeleye mi adamalıyım sorusu idi… Şiir yazmayı, edebiyatın her anlamda içinde olmayı tutkuyla sürdürmekle birlikte, bana neredeyse acı veren bu ikilemi o yıllarda yoğun biçimde yaşıyordum…

Yaşamımın her döneminde, sanatçılığımın (şair oluşumun) yanı sıra, şu ya da bu ölçüde "aktif" politikanın içinde oldum. Fakat yirmili yaşlarımın ilk yıllarındaki bu ikilemi bir daha aynı yoğunlukta hiç yaşamadım…

1960'lı yılların ikinci yarısından başlayarak Türkiye'de sosyalist hareketin parçalanma sürecine girişi, karşılıklı düşmanlıklar, düzeysizlikler, en ağır suçlamaların karşılıklı olarak pervasızca yapılabilmesi, politikacı olmak "heves"imi söndürdü. 1971 yılında, Paris'te, "Mustafa Suphi Destanı"na çalışmaya başladığım zaman ise, içimden asıl gelen şeyin, "yaradılış"ımın sanatçılık yönünde olduğunu açıklıkla kavradım… Bir insan bir şiir çalışması için kitaplıklarda saatlerini, günlerini, haftalarını (giderek aylarını ve yıllarını) geçirip aynı zamanda da politikacı olamazdı. Bir başka deyişle, bizim 60'lı yıllardaki şablon tanımımzla "aynı zamanda hem Lenin hem Gorki" olunamazdı… Sanat ve politika, iki ayrı disiplin, iki ayrı yoğunluk, iki ayrı alandı…

Zaman zaman güncel konularda şiir yazmayı da denemekle birlikte, şiir benim için her zaman içimden geleni yazmak olarak kaldı… İçimden gelmeyen, içimde bir şiir dürtüsü olarak duymadığım şeyi, bu beni kafaca ya da duyguca çok etkilemiş bir olgu da olsa şiirleştirmeye çalışmadım… Buna karşılık, kişi olarak, bir aydın olarak, 70'li yıllarda da (bu kez daha çok "mesleki" alanda) "aktif" politikanın içinde oldum. (70'li yılların başlarında, Paris'te, Türkiye'deki otoriter yönetime karşı mücadele. Açlık grevinde öncülük, vb. 70'li yılların ikinci yarısında Türkiye'de "Militan" dergisinin yayını, TYS yönetim kurulu üyeliği ve genel sekreterliği, Barış Derneği kuruculuğu vb.) (Bunları otobiyografik notlar olarak değil konuya somut örnek oluşturduğu için yazıyorum.)

Bugün bulunduğum noktada, sanatsal yaratı, benim için, kişisel, organik bir olgu, ayrı bir dildir. Kendimi herhangi bir konuda (kişisel ya da toplumsal), ve herhangi bir tarzda yazmaya zorlamam. Buna karşılık, yazdıklarımın, mümkün olduğunca çok insana ulaşabilmesini, onlarda bir güzellik duygusu, bir heyecan uyandırmasını isterim… Kişisel ya da toplumsal diye konu ayrımı yapmam. Sanatsal yaratıda, benim görüşümce önemli olan, içten ve dürüst olmak, ve özgürce aramaktır… Bu özelliklere sahip olan sanatçı, hangi konuda ve türde yazarsa yazsın (gerçekten içten ve dürüstse), insana da sanata da olumlu katkılarda bulunur… (Benim bir şair ve okur olarak bu konudaki kişisel tercihlerim ve arayışlarım ayrı bir konudur.) "Aydın" olarak sorumluluğum ise, sanatçılığımla büsbütün ilgisiz olmamakla birlikte, farklı bir boyutta algılıyorum. Gazete yazarı, meslek örgütü yöneticisi, ya da sadece sıradan bir aydın olarak bile, güncel olaylara anında yanıt vermeyi, sorunların çözümüne "aktif" olarak katılmayı, ve bu anlamda "aktif" politikanın içinde, mümkünse ve gerekiyorsa da önünde olmayı (her zamanki gibi) görev sayıyorum…

*"Evrensel"e yanıt 25.3.96